31 Eki 2010

ben bazen senin hiç tanımadığın biri olurum

En büyük şımarıklık ne biliyor musunuz? Doyumsuzluk.

Sahip olduğun şeylerin farkında olmadan, hep daha fazlasını istemek.  En ufak bir pürüzde herkesi suçlamak. Hayatındaki karmaşadan hep başkalarını sorumlu tutmak. Yalnız kalmak istiyorum deyip, sessizlikten korkmak.

Kalp sesinin gürültü olduğu zamanları özlemek.

Söyleyememek içindekileri.
Sessizce beklemek. Zaten o bilir değil mi senin bildiklerini.

Ağlamak.

Bazen hiçbir şeyi hak etmediğini düşünmek, bazense elindekilerin yetmeyeceğini.

Karmaşık bir ruh hali.

Her zaman, tüm iyiliklere rağmen huzursuz ve mutsuz. Her zaman sıkıcı. Bazen boş.

Ama aptal değil, kimin ne kadar sevdiğini ve bir erkeğin gözlerindeki aşkı görebilecek kadar akıllı.

29 Eki 2010

danse avec moi

Dans etmek….
Çok içmiş gibi, kendinden geçmiş gibi…
Kimseyi düşünmeden kendinden başka,
Nasıl göründüğüne aldırmadan,
Geçmek kendinden.
Bilmediğin yerlere gitmek!
Kalbinin atışına kapılmak,
Eşsiz bir yıldız misali.
Sadece içinden geldiği için dans etmek deli gibi.
Saçların kendi rüzgarından savrulsun,
Vücudun hiç olmadığı kadar güzel.
Başın bu kez içmekten değil, sallamaktan dönüyor.
Dünya bu gece seni izliyor.
Sen hala yalnız san kendini.

28 Eki 2010

blablabla

Hayatımla ilgili yeni kararlar alma süreci her zaman sınav dönemlerime rastlar.  Ders çalışırken düşündüğüm tek şey hayatımı değiştirmem gerektiği olur. Şu güne kadar “ şunları şunları …” yapabilirdim. Bak bugün  “şunları” yapmadığım için, şu okuduğumu anlamıyorum. Pişmanım.
 Benimki sorun belirlenmiş, teşhis yapılmış, ilaç bile yazılmış, hatta ilaç alınmış, ama bir türlü yutmaya fırsat bulunamamış, hikayesi. Birazcık gerginim.

Uzun süre birlikte yaşayan insanların, birbirlerinin nerede ve ne yapmakta olduğunu tahmin etmekte çok başarılı olduklarını biliyor muydunuz?

27 Eki 2010

anlatamıyor muyum?

sıkılmaya başladım yine.
biliyorum bu iç sıkıntısını, kendisiyle çok önceden tanışmıştık.
uzun zamandır hissetmiyordum.
yine gelmiş, bulmuş beni.
sevmiyorum beynime kan gitmesi durumunu.
bir anda iplerin kopması.
her şeyi bitiriyor değil mi.
evet bitiriyor.
ama ben anlatamıyorum galiba.
yoksa biri beni sallamıyor mu,
bu da güzel.
ben hep huzursuz ederim.
ben böyleyim işte.
bence biraz düşünün.
bence beni üzmeyin.
çünkü üzülünce
çirkinleşiyorum.
bir de şimdi sizi anlamadığımı düşünüyorsunuzdur, çok eminim.
yazık...


yine de bu  şarkıyı benim için dinleyin.

*.kendimden emin olmadıkça, sen benim olamazsın asla.*

23 Eki 2010

daha da sıkıcı olabilirim

Daha dürüst olunabilir mi?

Büyük bir yalan, gözlerden doğruyu anlamak.

Herkes sadece inanmak istediğine inanır,zaten hep duymak istediklerini duyar. Gerisi iç sesiniz olur, karıştırırsınız doğruyu yanlışı. Bence ne yapın biliyor musunuz, masalların gerçek hayatta var olmadığını kabul edin. Kendi masalınız diye bir şey yok. Yalnız öleceksiniz.

20 Eki 2010

konuşurum ben içimden, bilirim o duyar


Yazmak geliyor içimden, okuduğum kitaplardakileri anlatmak. Çok güzel insanlar tanıdım,özellikle kadınlar. Bu kadınlar, herkesten farklı.
İçimden ağlamak geliyor. Yapamıyorum.
Kaptırmak istiyorum kendimi okuduğum kitaplara,onların dünyasında kalmak ve gerçek hayata dönmemek istiyorum. Bir de tabi ki bitmesin istiyorum sevdiğim kitaplar. Kendimi unutturuyorlar önce bana, sonra hiç beklemediğim bir anda, minik bir olayla hatırlatıyorlar varlığımı. Kulağıma fısıldıyorlar beni. Seviyorum tüm karakterleri, hayatımdaki insanları sevmediğim kadar. Bir yerlerde nefes alıyorlar, biliyorum.

Dolu bir hayat yaşamak istiyorum.
Kendime ait bir alanım var benim, kimsenin ayak basamadığı. İşte burada mutluyum ben kendimle. Sadece kendime kanıtlıyorum her an, varolduğumu. Başka bir çabam yok. Zaten birilerine kanıtlamaya çalışmaya başlayınca, başlıyor mutsuzluğum. Birilerini bir şeylere inandırmaya çalışmak… boş bir çaba.
Anlaşılamama durumu. Yorucu. Susmamak gerekir böyle durumlarda ama susmayı tercih ederim. Ben hep derim ki, “sadece senin sözüne inanırım”. Ben böyleyken, o niye böyle düşünmez? O niye sadece benim sözüme inanmaz? Ben yazarım, uydururum, kurarım. Ama oynamam ki! Yalan söylemem. Sadece yazarım, bazen gerçek bazen hayal ve ne diyorsam odur işte. “Öylesine” diyorsam, kurmuşumdur, anlamak çok mu zor?
Kolay olan çekilmektir. Anlamaya çalışmadan gitmektir. Ben dur demem. Beklerim gelmeni. Bilirim geleceğini.
Bu hallerin bana minik bir çocuğu hatırlatır, küsüp giden çocuğu. 
Bir daha asla gitme.

unutmak

Sana seni anlatmak istedim ama aklıma gelmedin. Yüzünü unuttum. Kelimelerini de. Daha bitmemişti değil mi cümlen, ben giderken. Yine dinlememiştim seni. Hatırlayamıyorum gözlerini. Güzel gülen sendin değil mi, tamamen çıkmış aklımdan evet o sendin. Bahsetmiş olmalıyım sana hafızamın zayıflığından. Anlıyorsun değil mi, unutuyorum. Sürekli yaptığım tek eylem. Unutmak. Seviyorum bu kelimeyi ve ifade ettiklerini.  “Söylemek istediğin bir şey var mı?” diyorsun ya, evet var;
Hatırlatma kendini.

sevmediğim bir kelime

Kaç gündür aklımda. Kaç gündür rüyalarımda. Bir parçası burada hala. Gelip  alacak mı acaba, yoksa benim mi öpüp bir duvarın dibine bırakmam gerekiyor? Ne yapılırdı böyle durumlarda? Boğazım da acıyor, o da hasta şimdi. Havalar çok soğudu. Kışları daha yoğun olur her şey. Tamamen bundan dolayı bu aralar var olan hassaslığım. Başka ne sebebi olabilir ki zaten. Onun da çok acıyor mu boğazı acaba? Çorba yapmıştım bir de bu akşam.
Acı bir papatya çayı, hiç bu kadar güzel gelmemişti. Hastayken çok güçsüzüm ya, hep ağlamak istiyorum.  Keşke dökülse birer birer içimdekiler de daha fazla acımasa boğazlarım. Hep birileri yüzünden hasta olurum.
Gözümün önündekilere hiç bakmıyormuşum, saklayıp kaldırdıklarıma da sık sık çıkartıp bakıyormuşum. Bir tür sahtecilik bu yaptığım.
Bu kaçıncı fincan?  Boğazlarım… yazık bana. Uyutmaz, ağlatmaz, hiçbir şey yaptırmaz bu acı. Oturursun yatağında sessizce. Geçmesini beklersin. Yanında iki paket selpak, arada silersin burnunu. Daha çok gelir içinden ağlamak, daha çok susarsın. 2 yudum çay. Derin bir iç çekiş. Kalp ağrısı. Bu gerçek bir ağrı ama üşütmekten kaynaklanan, bildiğin kalp ağrısı, sıkışmış gibi kaburgalarının arasında.
Peki uyuyabildiğimde gördüklerimden size bahsetmiş miydim. Her tarafımı tutan o hiç sevmediklerim. Bağıramıyorum, kimse de yok yardım eden. Öldürmek istiyorlar sanırım, dua ederek uyanıyorum. Uyuyalı 15-20 dakika olmuş. Daha önümde koca bir gece.  Uyumaktan korkuyorum ama  yarın da erken uyanmalıyım. Güzel şeyler düşün hadi. Güzel bir uyku hayal et. Ilık bir yaz gecesindesin mesela. Tatlı bir esinti… uykuya dalıyorsun, yan odada annen uyuyor. Çok sakin ve huzurlusun. Hadi uyu. Bu kez kötü bir rüya yok. Denizi düşün mesela. Bir akşamüzeri sahilde yürüyüşünü, dalgaların ıslattığı bacaklarını… kumun içine gömülen ayaklarını. Uyuyabilirsin artık, çünkü kötü bir şey yok aklında. Acaba papatya çayının içinde minik böcekler olabilir mi, masum minik papatyanın yaprakları arasına karışmış, hain bir böcek. İçimde mi şimdi, hayır rüyalarıma gelme sakın! Uykudayken niye sıçrar insan?
Ben bir şey biliyorum; hastalanarak öleceğim. Yani kaza ya da başka bir sebepten  değil. Bir anda hastalanıp öleceğim. Bilir insan başına gelecekleri ya, öyle bir şey. O yüzden çok korkuyorum hastalanmaktan, hastalanınca iyileşememekten. Moralim hemen çöküyor, minik hastalık belirtilerinden bile. Böylece daha çabuk hastalanıyorum ve daha uzun süre hasta kalıyorum. Evet biliyorum bu süreci, ama değiştiremiyorum akışı işte. Kader gibi bir şey kışın hep hasta gezmem. Kendime üzülüyorum. Anneme ihtiyacım var.

yazma mutluluğu

Yazmadığım zamanlar kadar mutluyum.
Yazmayı seviyorum, ama sadece  mutsuzken yazıyorum.  Kelimeler aklımdan buraya aktığı zaman boşalma gerçekleşiyor ya işte o an, düşünmeden, durmadan, yazdığımın farkında olmadan yazıyorum ya… işte o gerçek bir an.

Düşünerek yazmaksa  sıkıcı. Kelime düşünmek… eziyet. Böyle yazdığım da olur arada, ama boşalmış olmam o zaman. Bir anlam ifade etmez yazdıklarım. Silinir sonra o yazılar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...